Karsa Düşen Adam

Radikal Gazetesi Köşe Yazarı Fatih Özgüven, çekimleri Kars'ta yapılan ve Kars'ı bir anda ülke gündemine taşıyan Kosmos'u yazdı. İşte Güvercin'in "Kars'a Düşen Adam" başlıklı yazısı...

Reha Erdem ‘Kosmos’da nihayet özleneni, bekleneni (en azından benim tarafımdan!) yapmış. Tanımlı bir coğrafya parçasından tamamiyle sentetik, yapıntı bir ‘yer’ kurmuş. Bu yer artık hem Kars değil bambaşka bir yer, ama aynı zamanda tam da böyle olduğu için bambaşka bir bakışla Kars. Burada bir paradoks yok, tam tersine. Erdem, ‘Beş Vakit’de ya da ‘Hayat Var’da, yeniden kurmaya çalıştığı ‘köy’ün, ‘şehir’in ya da ‘Boğaz’ın içine Türk sinemasının ve edebiyatının köy ya da kent fikirlerinden, çiğnenmiş, aşınmış bir problematikden devşirme bir öz zerk etmeye çalışmış ve bence sonuç özenti olmuş idi.

 

‘Kosmos’da ise bir nevi ‘funky Çalıkuşu’, ‘yeniden formatlanmış Yaban’ veya ‘Hakkâride Bir Mevsim’ dünyasında ya da ‘Hayat Var’da olduğu gibi gümbür gümbür Mine Koşan’ın altında ezilen Balthus kızları âleminde değiliz. O yüzden her şey birden hesabı verilebilir, gerekçelendirilebilir, ‘anlaşılır’ hale geliyor; teatral köylüler, başkahramanların tuhaf ve stilize oyunculukları, eski bir mankenin canlandırdığı köy öğretmeni gibi mükemmel buluşlar... En önce son dönem Türk sinemasının fetiş muhabbeti ‘ses kullanımı’ ilk kez bu filmde gerçekten bir şey diyor bize. Islıklar, top gürlemeleri, telsiz sesleri, hayvan çığlıkları, inlemeleri, solumaları, hırlamaları, gürültüyle müzik arası elektronik ilaveler, kahramanın tuhaf konuşması... Film gerçekten sesle dolu, dopdolu ve bu nefis ses koridorundan geçerek hikâyenin önerdiği mistik âleme varıyor, ona inanıyoruz.

 

Hayvanlarla insanların kader yoldaşı olduğu bir alem burası. Yakın dönem Türk sinemasında hayvanların kaderine bu kadar şefkat ve anlayışla, insanınkiyle bu kadar bir tutarak yaklaşan bir film gördüğümü hatırlamıyorum. İster demirden ister etten kemikten, korku dolu ya da çığırtkan, mükemmel ayrıntı çekimlerinden bize bakıyor bütün bu hayvanlar, her şeyi bizim kadar ‘anlıyor’ ya da ‘anlamıyorlar’. Birileri ‘dünyayı anlayamayız, olsa olsa anlamlandırabiliriz’ demişti. ‘Kosmos’, dünyayı anlayamasalar da anlamadıklarını sezen hayvanlar dünyasına koşut insanlar dünyasındaki gafletin hikâyesi (ya da kıssası). İnsanların kaderi de hayvanlarınki gibi beklemek anlaşılan, ama insanlar bu bekleme işini derin ve nafile anlamlarla, bir ‘büyüklenme’yle doldurmaktan geri duramıyorlar. ‘Kosmos’ bu bab’da bekleme’ye beklenti’yi de katıyor; insanlar, bir yerden bir işaret, bir deva geleceği beklentisinde aceleci, arsız ve gerektiğinde de hainler. Halbuki böyle nihai bir ‘vahiy’ fikri, ümidi, vaadi olmadığını söylüyor ‘Kosmos’. Hatta belki filmin adı bunun için kosmos- olay sadece ateş, su, hava ve toprak. Kaldı ki, ‘Kosmos’ kulllandığı yoğun stilizasyon ve yabancılaştırma stratejisi ile ‘bura’ ile ‘şimdi’ ile ilgili bir şey de söylüyor. Herkesin beklemede olduğu, ordu ile sivil arasında, mesihlik ile delilik arasında, ‘hiçbir şey olmuyor’ duygusu ile ‘bir şeyler olacak’ beklentisi arasında bir tür arafta sallanan bir memleket hissi ancak bu kadar güzel aktarılabilirdi.

 

İddialıyım; ‘Kosmos’, sevenleri tarafından sade suya bir ‘sanat filmi edası’yla açıklanamayacak, sevmeyenleri tarafından da aynı şeyle suçlanamayacak ilk yönetmen sineması filmimiz belki de. (Reha Erdem sineması artık daha da az konuşuyor, bir ara tamamiyle de susabilir aslında- görüntülerle yetinebiliriz, o derece olgun.) Gidip görmek lazım. Özellikle de büyük bir perdede, nefis bir kurgubilim havası da taşıyan bu filmin içine iyice gömülmeli. ‘Kosmos’ bu ilgiyi fazlasıyla hak ediyor.