İhtiyacımız olan ruh hali

Posta Gazetesi’nden Selcen Doğan Ağakay "İhtiyacımız olan ruh hali" ni yazdı ve Kars'taki İnsanlık Anıtı için "Heykelin mi var derdin var" dedi.

‘Büyük ülke olmak böyle bir ruh hali gerektiriyor işte!’ diye düşündüm. Hoşgörülü, kapsayıcı, kucaklayıcı bir ruh hali. Sümela Manastırı’nda düzenlenen ayin, bu anlamda önemli bir adımdı. Büyük düşünen, küçük hesaplar yapmayan bir ulus devletin nasıl görüneceğine dair güzel bir resimdi.

 

Ama ‘İnancına güvenen inanç hürriyetinden korkmaz’ söylemine gerek yoktu. Çokkültürlülüğe saygı göstermek, tarihe sahip çıkmak için ille de inanç bayrağıyla yürümek gerekmiyordu. Bugün tüm dünyada bu tür açılımlar demokratik hak ve özgürlükler bağlamında ele alınırken, bu konuya sadece ‘inanç’ üzerinden yaklaşmak eksik oldu.

 

Şimdi sıra Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasında. Kökleri Osmanlı’ya dayanan bu ‘öteki’ne alan açan’ ruh halimiz el verir de, bu okul yeniden açılabilirse, işte o zaman esaslı bir adım atılmış olunur.

 

Hoşgörü, saygı ve ‘büyük düşünmek’ bize yakışır...

 

 

Heykelin var mı derdin var!

 

Hastayım bizdeki bu bitmek tükenmek bilmeyen ‘heykel savaşları’na. Bir heykel de yok ki, üzerinde tartışma çıkmasın, politize edilmesin, birileri tarafından yıkılmak istenmesin.

 

Şimdi de Kars’taki ‘İnsanlık Anıtı’ yüzünden ortalık birbirine girmiş. Heykel de heykel hani, 30 metre yüksekliğinde, 700 ton ağırlığındaymış. Ve Ermenistan’dan görünecek şekilde planlanmış.

 

Kavgalar daha heykelin yapımı esnasında başlamış. Arsanın hazine arazisi olması sorun olmuş, yapım çalışmalarında bazı arkeolojik bulgulara rastlanması sorun olmuş, isminin birkaç kez değiştirilmesi sorun olmuş, olmuş da olmuş.

 

Şimdiyse MHP Kars İl Başkanı, heykeli ‘Figürde iki insandan biri diğerine elini uzatıyor, diğeri ise hazır ol vaziyetinde, utanç duymuş şekilde yere doğru bakıyor. Utanç duyan insan figürü Türk’ü, elini uzatan ise Ermeni’yi temsil ediyor’ iddiasında bulunmuş.

 

Heykeltıraş Mehmet Aksoy, karşı karşıya konulmuş iki parçanın aslında tek bir insanı, kendi kendine karşı durmuş şekilde temsil ettiğini; ortada boşluk olduğunu, bunun da insanı ve vicdanı sembolize ettiğini ifade etmiş. ‘Savaşlardan dolayı akan gözyaşı var. Figürlerde boşlukta duran bir el var. Bu el eğer tamamlansaydı barışa ve insanlığa uzanan el olacaktı. Her şey politize edildi’ demiş.

 

Güzel söylemiş de, ‘bakan’ gözler ‘görmek istedikleri gibi‘ bakmaya devam ettikleri müddetçe, ‘yapan’ ne derse desin, boş...

 

 

İyi de hangi arabesk?

 

Bundan tam yirmi yıl önce, hayatta en kızdığı şeylerden birinin kendisine ‘arabeskçi’ denilmesi olduğunu söylemiş Orhan Gencebay. Bu lafın sanki kendisini küçültmek için ortaya çıkarıldığına inandığını ifade etmiş.

 

Yıl olmuş 2010, hala bir ‘arabesk’ tartışmasıdır gidiyor. Sevenler, sevmeyenler, aşağılayanlar, yüceltenler, hepsi de arabeski sanki ‘yekpare’ bir şeymiş gibi değerlendiriyorlar. Oysa arabesk artık tanımlayabileceğimiz, sınırlayabileceğimiz bir şey değil. Çünkü arabesk her yerde. Rock’ta, pop’ta, bir gün Özcan Deniz ve Mercan Dede’nin ortak bir çalışmasında, bir gün Teoman ve Müslüm Gürses’in düetinde, bir gün orda, bir gün burada. Hem bir zamanlar olduğu gibi ‘kaybedenler’in tekelinde de değil artık.

 

Ezcümle, ‘arabesk’ artık, ‘Budur’ deyip ayırabileceğiniz ‘yekpare’ bir müzik türü, hayat tarzı ya da bir ‘duruş’ değil. Fazıl Say’ın asıl sıkıntısı da bu galiba. Çünkü ‘arabesk’ içimizde(!). Hem de ‘ayrıştırılamaz’ bir şekilde.

 

Bizlerin zenginliği, rengi, keyfi tam da bu ya işte...

 

 

Kaç Ferdi Baba kaç!

 

Valla benim gözüm korktu. Tenis maçı izler gibi okudum haberi. Ne sert vuruşlar onlar öyle! Filede de Ferdi Baba’nın resmi vardı sanki (!)

 

Ferdi Baba’nın, uğruna Necla Nazır’la 30 yıllık ilişkisini bitirdiği Habibe Hanım, ilk kez basına konuşmuş, Ferdi Tayfur’a erkek evlat verdiğini; onunla 20 yıldır birlikte olduklarını; kimsenin ‘Ferdi bana geri dönecek’ diye beklememesi gerektiğini söylemiş.

 

Amanın! Necla Nazır hemen atağa kalkmış ve o kadar uzun süre birlikte olsalardı, Ferdi Bey’in mutlaka açık vereceğini, kendisi bu ilişkiyi duymadıktan sonra, bunun bir anlamı olmadığını ifade etmiş, ardından da bombayı patlatmış: ‘Becerikli bir kadın olsaydı da Ferdi ile ortalığa çıksaydı. 20 yıldır lağım faresi gibi oradan oraya yaşadı’ demiş.

 

Ferdi Baba bu kapışmayı nasıl ‘okuyor’ acaba? Günün sonunda ikisinden birinin elinde kaldığında başına gelecekler hakkında bir fikri var mı? Ya da, belli mi olur, yarın bir gün rüzgar ters bir yönden eser de hanımlar ‘güçlerini birleştirmeye’ karar verirlerse, Ferdi Baba’nın hali nice olur?

 

Diyeceğim, Ferdi Baba’nın durumu tehlike arz etmektedir (!) Bir erkeğin hayatta yapabileceği en büyük hatalardan biri, iki kadını, aynı anda bu kadar kızdırmaktır herhalde. O yüzden, ‘Kaç Ferdi Baba kaç’ diyorum, toplar çok sert geliyor, ‘Fileden uzak dur’ diyorum.